24 Ekim 2017 Salı
Rus ambargosu mutlu edecek.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu Toplanıyor.
Bunu yapmayan yandı! Cezası 571 lira.
Esentepede Satılık İmarlı Konut Arsaları.
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Her dilde Türkçe konuşuyorlar
27 Haziran 2011 Pazartesi 22:20

Her dilde Türkçe konuşuyorlar

Gayeleri, ‘tanış olmak’tı. Gönüle giden yolun dilden geçtiği söylenmişti onlara. Dil öğrendiler, dil öğrettiler…

Öğrettikçe gönüllüleri çoğaldı, genişledi… İşte Türkçe öğrettiği insanların dilini öğrenen fedakâr eğitim gönüllülerinin hikâyeleri…

Çekingen, mahcup bir edası vardı. Sahneye alışık olmadığı her hâlinden belliydi. Onu, bir gün önce iş konseyinde simultane tercüman olarak tanıyanlar, açılış programının sunuculuğunu üstlendiğini zannetti.

Çalmaya başlayan Vietnam ezgisi onun donuk duruşunu, izleyenlerin de ön kabullerini değiştirdi. Sonraki 10 dakika Vietnamlıların çok sevdiği duygu yüklü bir parçayı tüm içtenliğiyle, adeta yaşayarak söyledi. Nakaratlarına velilerin eşlik ettiği parça bittiğinde sadece Vietnamlılar değil, 5. Türk okulunun açılışı için 11 bin kilometre öteden Hanoi’ye gelen Türkler de ayakta, gözyaşlarıyla alkışladı Erdem Aslan’ı…

O gün yaşattıklarıyla dilden gönüllere uzanan yolu keşfettiğini de göstermişti eğitim gönüllüsü Aslan: “Biz karşılık beklemeden, sevgiyle yaklaşıyoruz Vietnamlılara. Onlar da bize aynı sevgiyi, muhabbeti yansıtıyor. Vietnam şarkılarını öğrenip söylemem de bu sevginin ürünü aslında. Onları mutlu ettiği için söylüyorum…”

İskilipli Erdem Aslan (25), Yunus Emre misali ‘gönüller yapmak’ için dünyanın dört bir tarafına giden Türk eğitimcilerden sadece biri. ABD’den Papua Yeni Gine’ye, Yakutistan’dan Güney Afrika’ya uzanan coğrafyada binlerce ‘Aslan’ durup dinlenmeden, karşılık beklemeden koşturuyor, kurdukları eğitim müessesleriyle yeni nesillerin elinden tutuyor.

Artık aralarında esmer tenliler, çekik gözlüler de var. Bayrağı çoktan devretmişler yetiştirdiklerine. Vietnam’daki Çorumlu Erdem öğretmen gibi Laos’taki Filipinli Sueda Mangundayao da başkaları için koşturuyor…Türkçe öğrenenler Türkçe öğretiyor artık…

Samimi gayretlerin meyveleri de toplanıyor bir taraftan. Ötelerden hocalarıyla el ele ülkemize gelen Türk okulları öğrencileri hâlleri, tavırları ve Türkçeleriyle mest ediyor görenleri. Her geçen yıl sayıları artıyor. 9. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları vesilesiyle 5 ayrı kıtadaki 130 ülkeden tam bin öğrenci ‘tanış’ olmaya geldi.

30 Haziran’a kadar Türkiye’de kalacak olan siyah, beyaz veya sarı renkli öğrenciler, şiir, şarkı ve halk danslarıyla bize ‘Türkçe Bayramı’ yaşatacak. Yunus Emre’nin “Gelin tanış olalım” sözünden hareketle yola çıkan olimpiyatlar bu sene daha renkli. Ana tema gereği öğrenciler Türkçe ve Türk kültürünün yanında kendi kültürünü yansıtıyor etkinliklerde.

Olimpiyatları düzenleyen Uluslararası Türkçe Öğretimi Derneği’nin (TÜRKÇEDER) Genel Sekreteri Tuncay Öztürk, bu yıl kültür paylaşımını öne çıkaran etkinliklere öncelik verdiklerini söylüyor: “Özellikle ülkelerin kendi kültür renklerini yansıtabilmelerine önem verdik. Zira ortada bir paylaşım var. Onlar bizi tanırken, biz de onları ve kültürlerini tanıyacağız.”

Aslında eğitim gönüllüleri başından bu yana paylaşmak için çıkmıştı yola. Gittikleri ülkelere kendi kültürlerini taşırken, oraların kültürünü de Anadolu’ya getirdiler. Yeri geldi sanatçısını, siyasetçisini, akademisyenini getirdiler, yeri geldi eserlerini, enstrümanlarını.

Hayatlarını paylaşanlar da oldu aralarında. Evlenip gittiği yerde kalanlar, sınır dışında evlenip başka diyarlara, Anadolu’ya göçenler de oldu. Paylaşma kültürü hiç eksik olmadı hayatlarında. Türkçe öğrettiler ve öğrettiklerinin dillerini öğrendiler. Hem de lehçelerine varıncaya kadar.
9. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları vesilesiyle görüştüğümüz gönüllü eğitimcilerin pek yazılmayan ‘dil öğrenme serüvenlerini’ masaya yatırdık.

Öğretmenlerin gittiği ülkelerin yerel dilini öğrenme süreçlerini, yaşadıklarını, acı, tatlı hatıralarını dinledik. İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Arapça gibi yaygın dilleri bir kenara bırakıp, Swahilice, Khemerce, Tayca, Vietnamca, Moğolca, Tagalogca, Laosca ve Urduca gibi kıyıda kalmış zor dilleri öğrenenlere yöneldik. Onlarca öğretmene ulaştık, her birinden ayrı hikâyeler dinledik.

Öğretmenler arasında kursa giden, özel ders alan da var, gramer kitapları desteğiyle sokakta öğrenen de. Ama ilk destekçileri öğrencileri olmuş. Yeni dili ortalama iki yılda öğrenmişler. Özellikle alfabeleri daha karışık, tonlamaları yoğun Asya dillerini öğrenmek hayli zorlamış onları. Yılmamışlar, çoğu aksansız konuşana dek çalışmış. Gittikleri ülkelerde evlenen öğretmenler yerel dili daha hızlı, daha iyi öğrenmiş hâliyle.

Eşlerine Türkçe öğretmeyi ihmal etmemişler bu arada. Bekâr öğretmenler ise daha farklı metotlar izlemiş dil öğrenirken. Kimi çarşı-pazarda insanlar arasında dolaşmış, kimi yerel radyoları, televizyonları takip etmiş. Çoğu İngilizce bilen yerli dostlarından hatır dersleri almış. Hatta önemli kısmı iki dille yetinmemiş, üçüncü, dördüncü dillerini öğrenmiş. Öğrendikçe gönülleri, ufukları genişlemiş.

Her 90 kilometrede yeni dil

Üçüncü dilini sokakta öğrenen hocalardan biri Mehmet Ali Şeker (31). Muğla Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden 2002’de mezun olmuş. Aynı yıl yurtdışından iş teklifi alınca hemen kabul etmiş. Bombay’a ilk giden Türk öğretmeni olmuş. Fen bilimleri öğretmeni Şeker’in Hintçe ve Urducayı öğrenmesi pek kolay olmamış. İngilizce bildiği için Hintlilerle iletişimde zorlanmamış ama Hindistan’ı, Hintlileri daha çok sevmenin yolunun dillerini öğrenmekten geçtiğini fark edince kolları sıvamış:

“Hindistan’da İngilizce çok yaygın. Ama onlardan biri gibi olmak istiyorsanız Hintçe konuşmanız gerekir. O zaman daha yakın davranıyorlar. Ben Hintçe ile Urducayı kursa gitmeden kendi çabamla öğrendim. Sokakta konuşa konuşa, bir bebek gibi dinleye dinleye. Bu yolda en büyük yardımcılarımdan biri Hint filmleri oldu. Artık rahatça okuyup yazabiliyorum. Hatta Hintçe fıkralar anlatabiliyorum. Hintli veliler anlattığım fıkralara bayılıyor.”

Gaziantepli Şeker’in dil öğrenirken çektiği sıkıntıyı eşi Tuğba Hanım ve Bombay’da doğan oğlu Mustafa Sami çekmemiş. Tuğba Hanım komşularından kapmış Urducayı, oğlu Sami de Hintli sokak arkadaşlarından:“İlk çocuğum Mustafa Sami (2 çocuğu var) Bombay’da doğduğundan mıdır bilemiyorum tavrı, hareketleri tipik bir Hintli. Sokakta oynarken İngilizce ve Hintçe öğrendi. Oğluma Türkçe öğretebilmek için epey çaba sarf ediyoruz.”

Mehmet Ali Şeker, aradan geçen yıllara rağmen Urducayı aksansız konuşamamaktan yakınıyor: “Hintçede ‘f’ harfi olmadığından ‘f’ yerine ‘p’ye yakın bir ses çıkarıyorlar. Bir de burundan çıkardıkları bir ‘n’ harfi var. Hâlâ tam çıkartabilmiş değilim. Bir de bu ülkede 300’den fazla yerel dil var ve anadille karışmış durumda. Meşhur bir Hint atasözü var, ‘Hindistan’da her 90 kilometrede dil değişir’ diye. Dolayısıyla katetmemiz gereken mesafe çok.”

Ben kursu sokakta aldım

Bildiği 3 yabancı dili de sokakta öğrenmiş Kahramanmaraşlı Bünyamin Çobanlı (32). 2001’de üniversite okumak için gittiği Tayland’da İngilizce ve Taycayı öğrenmiş. 2007’de üniversiteden mezun olur olmaz Laos’taki Türk okulunda öğretmenliğe başlamış.

Üçüncü dili Laoscayı da Laos’ta öğrenmiş. Aynı kolejde çalışan biyoloji öğretmeni eşi de yerel dili öğrenmiş: “İngilizceyi Tayland’daki Payap Üniversitesi’nde öğrendim. Tayca ile Laoscayı da halktan, sokaktan kulak dolgunluğu ve gramer kitaplarından öğrendim. Yerel müzik ve filmlerin çok faydasını gördüm.”

Mehmet Bey gibi Bünyamin Hoca da tonlamada zorlanmış. Aradan geçen 4 yıla rağmen hâlâ çıkaramadığı harflerin, yapamadığı tonlamaların bulunduğunu belirtiyor. Ancak Laosluların bu hâlini çok sevdiğini de ekliyor: “Laoscada genizden çıkan ‘ng’ karışımında bir harf var. Onu tam çıkaramasam da okuma ve konuşmada bir sorun yok. Laoslular Türk öğretmenlerin Laosca konuştuğunu görünce önce çok şaşırıyor. Ardından çok cana yakın davranıyorlar, takdir ve teşvik ediyorlar. En önemlisi öğretmeni kendilerinden birisi olarak kabul edip sahip çıkıyorlar.”

Hoca, yerel dili bilmenin öğretmenliklerine büyük katkı sağladığını aktarıyor. İngilizce yapılan derslerin sonunda konuyu anlamayan öğrencilerine Laosca tekrar yaptığını, bunun da sınıfın başarısını artırdığını vurguluyor: “Öğrencilerin saygısını, sevgisini kazanıyorsunuz. Bunun yanında ders anında ‘hoca anlar’ diye kendi aralarında konuşup kaynatmıyorlar. Yerel dili bilmek velilerle iletişimi de kolaylaştırıyor. Çarşı pazar esnafı sizi yabancı gibi karşılamıyor, yabancıya söylediği fiyatı söylemiyor.”

En vurucu değerlendirmesini görüşmenin sonunda yapıyor: “Değer verip onların dilini, kültürünü öğrenince onlar da sizin dilinizi, kültürünüzü daha iştiyakla öğrenmeye çalışıyor. Benim için en önemlisi, yerel dili öğrenmek, o ülkeyi sevmenizi sağlıyor. Sevmediğiniz ülkede verimli çalışamazsınız. Bundan dolayı yurtdışına çıkan meslektaşlarıma dil öğrenmelerini tavsiye ediyorum.”

Swahilice sözlük yazmış!

Mısır’daki Türk okulunun Türkçe Zümre Başkanı Muhammet Azad Boztaş (34) tam 4 dil biliyor. O, dil öğretirken dil öğrenmiş. Hem de güle oynaya: “Ben öğrencilerime Türkçe öğrettim, onlar bana kendi dillerini öğretti. Yarışma gibi, oyun gibi eğlenceli hâle getirerek yaptık. Mesela yerel dillerindeki şarkıları Türkçeye tercüme edip iki dilde birlikte söyledik. 8. Türkçe Olimpiyatları’na tercüme ettiğimiz bir eserle katılıp gümüş madalya aldık.”

Boztaş, ilk yabancı dili olan Kürtçeyi üniversite yıllarında merak sonucu öğrenmiş. Celal Bayar Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden 2003’te mezun olduğunda Kürtçe konuşabiliyormuş. 2004 yılında Tanzanya’da Türk okulunda çalışma fırsatı bulmuş. 5 yıl yaşadığı bu ülkede İngilizce ve Swahiliceyi öğrenmiş, son iki yıldır bulunduğu Mısır’da da Arapçayı. Hatta eşine de İngilizce ve Arapça öğretmiş:

“Ülkenin yerel dilini öğrenmek o ülke insanının kalbine giden yolda büyük bir adım aynı zamanda. Yerel dili öğrenmenin ülke insanı ile diyaloğun anahtarı olduğunu düşünüyorum.” Muhammet Hoca bir de Swahilice sözlük yazmış: “Tanzanya’da bulunduğum günlerde Swahilice dilinde Türkçe- Swahilice kullanma kılavuzu ve sözlüğünü yazdık. Türkiye’den gelen iş adamları ve turistlere ciddi kolaylık sağlayan bir kaynak oldu. Tanzanya’da birkaç kelime de olsa yerel dil bilmeniz güvenliğinizi artırabiliyor.”

Öğrencinin kelime oyunu!

Van Ercişli edebiyat öğretmeni Ahmet Yiğit (30) gibi öğrenciden dil öğrenmeye kalkan hocalar unutamadıkları dersler çıkarmış: “Moğolistan’a ilk gittiğimde bir sınıfta ‘çabuk’ kelimesinin Moğolca karşılığını sormuştum. Uyanık bir öğrenci bana ‘çabuk’ yerine telaffuzu yakın olan ‘seviyorum’ kelimesini öğretmiş. Kelimenin gerçek anlamını öğrenene kadar derse geç kalan öğrencilere ‘seviyorum’ demişim.”

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Ahmet Hoca 2005’ten bu yana Moğolistan’daki Türk okulunda çalışıyor. Moğolcayı eşiyle birlikte, halkla, öğrencilerle kurdukları temaslarda öğrenmiş. Diğerlerine kıyasla çok da zorlanmamış:

“Köken itibariyle Moğolca ile Türkçe aynı kaynaktan geliyor. Dolayısıyla kelime farklılıkları bulunsa bile dil bilgisi kuralları olarak büyük benzerlik gösteriyor. Bundan dolayı öğrenmemiz zor olmadı. Dil biraz da günlük hayatın içerisinde yerleşiyor. Takside, alışverişte, sokakta öğreniyorsunuz. Hatta ders anlatırken öğrencilerle kurduğunuz diyalog bile dil öğrenmeyi kolaylaştırıyor.”

Ahmet Hoca konuşma düzeyinde Kazakça da öğrenmiş. Her yeni dilin ufkunu genişlettiğini fark etmiş: “Başlarda öğrenci ve velilerle kurduğum diyaloğu, bağları artırmak için dil öğreniyordum. Sonradan, öğrendiğim her yeni dilin ufkumu genişlettiğini fark ettim. Hayatı kolaylaştırmanın yanında, olup biteni farklı açılardan görmenizi sağlıyor.

Dünyanın kendinizle sınırlı olmadığını anlayıp sınırlarınızı aşmaya başlıyorsunuz. İşte o zaman tam anlamıyla başkası için yaşamayı öğreniyorsunuz. Dolayısıyla diller farklı olsa da ortaya gönüllerin bir olduğu medeniyet çıkıyor.”

2001’den bu yana Japonya’daki Türk okullarında çalışan İngilizce öğretmeni Kadir Parlar (34) bu noktada farklı bir görüş belirtiyor. Bilkent Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Parlar, iyi bir öğretmenin yerel dil bilmeden de Türkçe öğretebileceğini söylüyor. Türkçeyi yerel dille anlatmanın öğrencilerin öğrenme hızını düşürdüğü fikrini savunuyor.

Japoncayı 9 ay süren kurs sayesinde öğrenen Parlar, kursun ardından pratiği gazete ve TV haberleri üzerinden yapmış. Japoncası Japon bir bayanla evlenmesinin ardından aksansız hâle gelmiş. Kadir Bey eşine Türkçe öğretmiş, eşi de 3 çocuğu ile ona Japonca. Evde İngilizce, Türkçe ve Japonca etkin bir şekilde kullanılıyor. “Bulunduğunuz ülkenin dilini öğrenirseniz, kültürünü, gelenek ve göreneklerini de idrak edebiliyorsunuz.” diyor Kadir Bey.

Ege şivesi işime yaradı

Yabancı eş durumundan aksansız dilöğrenen öğretmenlerden biri Engin Öztürk. O dilin birleştirici unsurunu hayatıyla kanıtlıyor. Denizlili Engin Öztürk 1997’de gitmiş Tayland’a. İkinci üniversitesini burada bitirmiş. Ülkedeki Türk okullarında 11 yıldan bu yana öğretmenlik yapıyor. Lise yıllarında Almanca, üniversitede de İngilizce ve Tayca öğrenmiş. 2001’de evlendiği Taylandlı eşi Weena (Rana) sayesinde Taycası hayli ilerlemiş. Bir dönem yeminli mütercim olarak mahkemelerde Türkçe-Tayca çeviriler yapmış. Sahip olduğu Ege şivesi Taycadaki tonlamalarda işine yaramış:

"Tayca’da 5 ayrı ton var ve bu tonlar kelimeleri 5 ayrı manaya çekebiliyor. O tonları ayırt edip çıkarabilmek epey vakit alıyor. İlginçtir, Denizlili olduğum için Ege şivesi tonlamada avantaj sağladı. Ege’de çok kullanılan bir nazal ‘n’ vardır. N-g arası bir ses. Taycada da benzer bir ses var ve çıkarması zor. Tayca konuşan çoğu yabancı bu sesi tam çıkaramıyor.”

Hâlihazırda Burmaca ve Arapça çalışan Engin Hoca’nın dil öğrenmedeki becerisi meraktan geliyor. Merak ettikçe sormuş, sordukça öğrenmiş, öğrendikçe kullanmış, kullandıkça ilerletmiş: “Hata yapmaktan çekinmemek gerekiyor. Dil öğrenmenin ana yolu azimdir. Azmedip de yabancı dil öğrenemeyene hiç şahit olmadım.”

Engin Hoca, Türkçe derslerine girerken ileri düzey Taycasını bir kenara bırakmasına öğrencilerinin bozulduğunu anlatıyor:

“Ders dışı zamanlarda onlarla kendi dillerinde konuşuyorum. Sınıfa girdiğimde İngilizceden taviz vermiyorum. Ders Türkçe olunca daha tavizsiz davranıyorum. Anlamadıkları konuları istedikleri dilde sorabiliyorlar. Öğretmem gereken kelimelerin kendi dillerindeki veya İngilizcedeki karşılıklarını yazmak yerine sessiz film oynar gibi anlatıyorum. Hem dersler eğlenceli geçiyor ve çocuklar Türkçeyi seviyor, hem de akıllarında kalıcı oluyor. Ayrıca öğrenciler dillerini öğrenmede gösterdiğiniz çabadan pozitif etkileniyor. Onlar da Türkçeyi ve Türkiye’yi anlamak için gayret ediyor.”

Polis yerli zannetti

Yerel dil bilmenin zararı da olabiliyormuş! Engin Hoca bunu bizzat yaşamış: “Taylandlılara kendi dillerinde bir şeyler anlatabilmek hem büyük zevk, hem de ihtiyaç. Ama yeri geldiğinde dezavantaja dönüşebiliyor. Bir keresinde yurtdışından gelen bir arkadaşımla arka arkaya iki araba ile seyahat ediyorduk. Farkında olmadan hız limitini aşmışız. İleride polis durdurdu. Diğer arabadaki arkadaşla anlaşamayınca polis ceza yazmadan bırakmış. Ben Tayca konuşunca cezadan kaçamadım.”

Weena (Rana) Hanım eşi Engin Bey vesilesiyle Türkçesini ilerletmiş. Bir dönem Türk okulunun anasınıfında öğretmenlik yapan Rana Hanım, grameri olmayan Taycaya göre Türkçeyi daha zor buluyor: “Dil öğrenme konusunda birbirimize destek olduk. Ben Engin Bey’e Tayca öğrettim, o bana Türkçe öğretti. Evimizde her iki dil de konuşuluyor. 3 çocuğumuz var. 9 yaşındaki kızım Türkçe, Tayca ve İngilizceyi çok iyi biliyor. 5 yaşındaki oğlumun Taycası iyi, İngilizcesi de ilerliyor. 2 yaşındaki küçük oğlumuz hangi dilde konuşursanız o dilde cevap veriyor.”

Laos’taki Doğu Yıldızı Koleji’nin öğretmenlerinden Mangundayao (Sueda) Hanım’ın hikâyesi de ilginç. Aslen Filipinli olan anaokulu öğretmeni Mangundayao Hanım (29) Kahramanmaraş’taki bir kolejin iş teklifi üzerine 2003’te Türkiye’ye gelir. Önce Maraş, ardından Antep’teki kolejde çalışır. Maraş’ta bulunduğu günlerde Laos’taki Türk okulunun müdürü Engin Yaşmun ile tanışır. 2007’de evlenip eşiyle birlikte Laos’a gider.

Maraş’tan Laos’a Türkçe

Mangundayao Hanım, Türkiye’de öğrendiği Türkçeyi Laos’ta eşinin de desteğiyle ilerletmiş. Bir taraftan Laosca çalışmaya başlamış: “Laos’a gelmeden önce 6 dil biliyordum. Burada 7’ncisini öğrenmeye başladım. Kursa gitmeye vaktim olmadığı için insanlarla diyalog kurarak, haberleri takip ederek geliştirmeye çalışıyorum. Eşim Engin Yaşmun’un Laoscası çok iyi, bana yardımcı oluyor. Eşimle Türkçe konuşabilmem beni mutlu ediyor. Doğacak çocuğuma Türkçe ve Filipince öğretmek istiyorum.”

Yaşadığı ülkenin dilini bilmenin avantajlarını hem Türkiye hem de Laos’ta gördüğünü anlatıyor Mangundayao Hanım. İnsanların dillerini bilen yabancılara daha yakın, daha samimi davrandığını vurguluyor: “Asyalı olmamdan dolayı, Türkçe öğrettiğimi gören veliler çok şaşırıyor. Türkiye’de yaşadığım güzel zamanları anlatıp Türkiye’ye gitmelerini tavsiye ediyorum.”

Rusça ile İngilizceyi üniversite yıllarında öğrenen Malatyalı Ramazan Göktürk Hoca’ya ‘6 farklı tonlamanın kullanıldığı Vietnamcayı neden öğrendiğini soruyoruz. Tek kelimeyle cevap veriyor: “Vazifemdi.” 2005 yılından bu yana Vietnam’daki Türk okullarında görev yapan Fizikçi Ramazan Hoca, kendilerine emanet edilen Vietnamlı gençleri en iyi şekilde yetiştirebilmek için dil öğrendiğini söylüyor. Onu örnek alan eşi Dilek Hanım da önce İngilizce öğrenmiş, ardından Vietnamca çalışmaya başlamış:

“Vietnamlılar cana yakın, güler yüzlü insanlar. Yabancılara Amerika savaşından kalan birkaç İngilizce kelime üzerinden iletişime geçmeye çalışırlar. Dillerini konuşmaya başladığınızda size olan ilgileri farklı bir boyut kazanıyor. Vietnamca öğrenen yabancılara muhakkak iltifatta bulunurlar. Vietnamlıların gönlünü kazanmak istiyorsanız, dillerini öğrenmek zorundasınız.”

Peki, az bilinen bir dili öğrenmek ne kazandırır Türkiye’de? “10 yıl önce olsa bu sorunun cevabı ‘hiçbir şey’ olacaktı. Ama bugün Türkiye de çok değişti.” diyor, matematik öğretmeni Musa Ömür. Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nden 2001’de mezun olmuş. Aynı yıl Endonezya’daki Türk okullarında çalışmaya başlamış. 2008’de Türkiye’ye dönene kadar öğretmenlik yapmış. Anavatanında Jakarta’da bir yılda öğrendiği Endonezcesi ummadığı kapılar aralamış ona:

“Küreselleşen dünyada yeri geldiğinde kabile dilline bile ihtiyaç duyuluyor. Türkiye gibi küresel aktörlüğe soyunan, kıtalar arası ticaret yapan ülkelerde yabancı dil bilen insan kaynağı daha önem kazanıyor. Endonezcenin bana iş imkânları sunacağını hiç ummuyordum. Pasifik Ülkeleri ile Sosyal ve İktisadi Dayanışma Derneği’nden (PASİAD) iyi bir teklif geldi, ben de kabul ettim. Kursta öğrendiğim Endonezcenin gün gelip para kazandıracağı rüyama dahi girmezdi.”

1990’ların başında Anadolu’dan çıkıp Atayurda gönüller yapmaya giden Türk öğretmenlerin ‘amentüsü’ dil öğretip dil öğrenmekti. Aradan geçen 20 yılda ne bu kaide değişti ne de sınır ötesine gidiş. Samimi, beklentisiz gayretlerin karşılığı da gecikmedi; kazanılan gönüllerin, okulların sayısı hep arttı. Gün geldi uzaklardaki bahçelerde derilen çiçekler Türkçe şarkılar söyleyerek geldi evimize. Gün geldi kalbi çatlayarak ölen öğretmenlerini getirdiler. Gün geldi bayrak yarışına dâhil olup, kavruk yüzlü hocalarına omuz verdiler. Geriden gelenlerin derdi de gönüller yapmaktı. Daha fazla dil öğrendiler, daha fazla kapıyı çalıp daha fazla gönle girdiler… Tıpkı ilk günlerde olduğu gibi…

Ne diyordu Yunus Emre:

Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz…

VİETNAM’IN YILDIZI

Erdem Aslan, Vietnamca için pratik yapmayı yerel şarkılar söylemeye kadar götürmüş. Vietnam’daki Türklerin etkinliklerini şenlendiren bir sanatçı artık o. Üşenmeyip şarkılarını stüdyo ortamında da seslendirmiş. Hatta arkadaşları telefon şirketleriyle anlaşıp onun şarkısını telefonlarına yükletmiş. Türkiye’den arayan yakınlarını Erdem’in şarkısı karşılıyor artık. Şimdi o sadece Türklerin değil, Vietnamlıların da yıldızı.

“BURMACAYI TAKLİTLE ÖĞRENDİM”

2005’ten bu yana Myanmar’daki Türk Spor Okulu’nda görev yapan Gaziantepli beden eğitimi öğretmeni Kazım Köse (37), Burmacayı 1 yılda sökmüş. Halkla sürekli iletişim hâlinde olmaya gayret etmiş: “Sokağa çıkıp insanları dinledim. Burmaca kelimelerin telaffuzu zor olduğundan duyduğum şekliyle bir kenara yazıp, aksanında kullanmaya çalıştım. Adeta Myanmarlıları taklit ederek dillerini öğrendim. Dilini öğrendikçe Myanmar’ı, Myanmarlıları daha çok sevdim, ufkum, ideallerim genişledi. Şimdi kendimi onlara daha yakın hissediyorum.”

ÖĞRENDİĞİ DİLLER ONU ÜNİVERSİTEYE TAŞIDI

Orta Asya’ya ilk giden öğretmenlerden biri Doç. Dr. Ergün Koca (40). 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1993 yılında bitirmiş. Aynı yıl Kırgızistan’a gitmiş. Önce Türk kolejlerinde Türkçe öğretmeni olarak çalışmış, ardından yine Türk girişimcilerinin kurduğu Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi’nin Türkoloji bölümüne geçmiş. Üniversitenin en çok dil bilen dekanlarından biri.

Onun gibi eşi Doç. Dr. Ayşan Koca da Orta Asya’ya giden ilk Türkologlardan. Ergün Hoca tam bir dil âşığı. İngilizce, Rusça, Kazakça, Kırgızca, Özbekçeyi ileri düzeyde biliyor. Kırgızca 5 kitap yazmış. 2002’de ‘Yılın Eğitimcisi’ ödülünü almış, Çengiz Aytmatov Vakfı hizmet ödülüne layık görülmüş. Dil öğrenmenin değerini bildiği için üniversitedeki öğrencilerini hayli zorladığını anlatıyor:

“Öğrencilerimi, öğretmen arkadaşlarımı dil öğrenmeye teşvik ediyorum. Hatta okuldaki odamın kapısına ‘Kırgızca konuşamayan giremez’ yazısı astım ve yanıma gelenleri Kırgızca konuşmaya zorladım. Bugün dahi Türkiye’den yeni gelen öğretmenlere, öğrencilere Kırgızca öğretiyorum, onlar için kaynak olabilecek eserleri veriyorum. Sadece Kırgızcayı öğrenmekle yetinmedim. Dilin doğurduğu her kültüre de gönlümü, dimağımı açtım. Zannediyorum bu sebepten olsa gerek artık bir Kırgız gibi düşünebiliyorum. 18 yıldır ailemle birlikte yaşadığım bu ülkeyi terk etmeyi istemiyorum. Kendime ‘Anavatanına dönsen alışabilir misin?’ diye soruyorum. O gün bu ülkeye, Kırgızlara veda etmek çok zor olacak galiba.”

Bu haber toplam 1403 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ